25 Mart 2018 Pazar

Performans Sanatının Tanrıçası: Marina Abramović

70’lerden günümüze 40 senelik kariyerinde bedeninin sınırlarını zihnin imkanlarıyla zorlayan, sanatı adeta yaşayan ve bizce sanat tarihinin en cesur sanatçılarından biridir.

Sanatçıyı anlatan ve oldukça etkili bir yapıt olan “Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda” filmi Sundance, San Francisco, Atina ve Valladolid gibi saygın festivallere katılmış, Berlin ve Saraybosna’da seyirci ödülü kazanmıştır (Bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ediyoruz).

1946 doğumlu Marina’nın ebeveynleri II. Dünya Savaşı sırasında faşistlere karşı mücadele vermiş olan partizanlardır, hatta Babası Vojo harpten sonra milli kahraman ilan edilmiştir. Babanın aileyi terk etmesini müteakip annesi Danica 60’lı yılların ortalarında Belgrad’daki Devrim ve Sanat Müzesi’nin müdürlüğünü yapmaya başlamıştır, fakat eve hakim olan disiplin azalmamış ve Marina’ya oldukça baskı uygulanmıştır; hatta eve en geç saat 10’da dönme kuralı konmuştur. Sanatçı, annesinden sevgi görememiştir ve bunu da kendisi dile getirmiştir.

1965-70 yılları arasında Yugoslav başkentinin Güzel Sanatlar Akademisinde eğitim görmüş olan sanatçı, o yıllarda yaşadığı durumu bir çılgınlık olarak hatırlamaktadır ve kendini kesme, kırbaçlama, hatta yanarak ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalma gibi olayların kesinlikle gece saat onda, eve kapanmadan önce yaşandığını söyler. Her şeye rağmen, zaman içinde hareketsizlik, sessizlik ve dayanıklılık konusunda da uç noktalara varacak olan sanatsal deneylerinde Marina aldığı sıkı eğitimin katkısını asla inkar etmemiştir ve isyankarlığıyla birleştiğinde enerjisinin nelere aracı olduğunu günümüzde bile ispatlamaya devam etmektedir.

Marina ve Ulay



Marina Amsterdam’a taşındıktan sonra 1976 yılında tanıştığı, sanat adı Ulay olan Alman sanatçı Uwe Laysiepen ile ego ve sanatçı kimliğini sorgulama yönünde ortak çalışmalar yürütmeye başladılar. Birlikte bir sürü eser sergilemeye başladılar ve aralarındaki etkileşim aşka dönüştü. Bir kapı girişinde karşılıklı çırılçıplak durarak aralarından geçmek zorunda kalan sanatseverleri sınadılar, gözlemlediler. Birbirlerine doğru hızlıca koşarak çarpıştılar; ağızlarını birbirine yapıştırıp nefeslerini içlerine çektiler, ta ki bayılana kadar. Nightsea Crossing performanslarında; Uzun bir masanın iki ucunda oturan çift hiçbir hareket yapmadan sadece birbirlerine bakarak oturdular. Breathing In/Breathing Out performanslarında Ulay ve Marina oksijensiz kalana dek birbirlerinin nefeslerini içlerine çektiler. Birbirlerine duydukları aşkı sanat performanslarına da taşıyan ikili sıradışı performanslarına bir yenisini daha eklemiş oldular. İkisi de nefessiz kalıp bayılana dek devam eden performans 17 dakika sürebildi.




Birlikte bir sürü performans sergiledikten sonra son performansları Great Wall’u gerçekleştirdiler. Birlikte Çin Seddi’nin iki ayrı ucundan birbirlerine doğru yürümeye karar verdiler. Aslında bu performansın sonunda ortada buluştuklarında evlenmeyi planlamışlardır, fakat Ulay’ın Marina’yı aldatması sonucu eserin sonunda hüzünlü bir ayrılık yaşanmıştır.




Rhythm-0

Bu performansında da Marina bir sandalyede sakin sakin oturmakta. Yanındaki masanın üzerinde ise şarap, parfüm, bıçak, kuş tüyü, jilet, gül, mermi, tabanca, testere, kibrit, kamçı gibi zarar verebilecek malzemeler yer alıyor. Buraya kadar her şey yolunda. Masanın üzerindeki notta ise izleyicilerin bu nesneleri kullanarak Marina’ya istediklerini yapabilecekleri yazıyor. Oldukça tehlikeli olan bu performansın sonunda sanatçı oldukça zor durumda kalmış ve performansı bitirmiştir.




The Artist Is Present

Ulay ile yıllar önce gerçekleştirdiği Nightsea Crossing performansının bir başka boyutu olan performansta Marina’ya bu sefer ziyaretçiler eşlik etti. MoMA’da her gün 8 saat Cuma günleri ise müze 10 saat açık olduğu için 10 saat oturan sanatçı hareketsiz şekilde karşısına oturan kişilerle sadece gözleriyle iletişim kurmuştur. Karşısına oturan kişi kapana sıkışmıştır, kaçacak bir yeri kalmamıştır ve doğrudan sanatçının gözlerine bakmak zorunda kalmıştır. Performans sırasında Ulay gelip Marina’nın karşısına oturmuştur. 




Balkan Baroque

Bizce sanatçının en etkili eserlerinden biri Balkan Baroque‘dir. Sanatçı performansını bodrum katında kanlı hayvan kemikleri üzerinde oturarak gerçekleştirmiştir. O dönemde hiçbir sanatçı bodrum katında performans sergilemek istemese de Marina özellikle bodrum katını istemiştir ne var ki o kokuya başka bir yerde kimse dayanamayabilirdi. Elinde bir bez ve kova su ile bu kemikleri temizlemeye ve etlerden arındırmaya çalışıyordu. Zamanla ısınan bodrum katında tam dört gün geçirdi. Tahmin edilemeyecek bir kokunun içerisinde Balkan Savaşı ve diğer tüm savaşları lanetlemiş ve tepkisini göstermiştir.









Kaynak: www.wannart.com



18 Şubat 2018 Pazar

DAHİ İSTANBUL'DA! Leonardo Da Vinci Expo

Takip edenlerin bildiği üzere Leonardo Da Vinci'nin orjinal eserlerinin de bulunduğu 200'e yakın eseri kapsayan sergi "Leonardo Da Vinci Expo" adıyla 14 Aralık 2017'de UNIQ İstanbul'da açıldı. Prömiyerinin Belçika'da yapıldığı bu sergi dünya turuna ilk olarak İstanbul'da başladı. Ve ben de bir Da Vinci hayranı olarak ilk duyduğum andan beri heyecanla beklediğim bu sergiyi kaçırmadım..:) İnanılmaz etkileyici bu sergiden kareleri sizlerle de paylaşacağım. Küratörlüğünü Jean Christophe HUBERT'in yaptığı bu sergi 07 Nisan 2018'e kadar UNIQ Müze'de ziyaretçilerini karşılamaya devam edecek. Kaçırmayın derim.. :)











 Fotoğraf çekerken beni de çekenler varmış :) 



Bu muhteşem sergiyle ilgili birazcıkta bilgi paylaşımı yapalım..



10 YILLIK TİTİZ BİR ÇALIŞMA

Belçika ve Lüksemburg’dan mühendis, tarihçi, grafik sanatçıları ve zanaatkarlardan oluşan 22 kişilik bir ekip, 10 yıllık titiz bir çalışmanın ardından bu benzersiz koleksiyona imza attı. Leonardo Da Vinci’nin hayatı boyunca yaklaşık 6.000 adet icat, icat geliştirme ile tablo eskizi yaptığı ve bunların çok az bir kısmını hayata geçirdiği tespit edilmiştir. Daha önce keşfedilmemiş birtakım konuları örnekleyerek Da Vinci hakkındaki bilgileri artırmak isteyen sergide, Da Vinci’nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak oluşturulan 100 replikasıyla birlikte; orijinal el yazması, tablo ve çizimlerin de dahil olduğu 200’e yakın eser bulunuyor. Serginin dünya turuna ilk olarak Türkiye’den başlamasına vesile olan ve organizasyonunu üstlenen TurkMall Yönetim Kurulu üyesi Alper Eyüboğlu; Dünyanın en kapsamlı Leonardo Da Vinci koleksiyonu ünvanı ile ziyaretçilerin huzuruna çıkan bu serginin, 7’den 77’ye herkese hitap ettiğini vurguluyor.

BU SERGİDE TEK BİR VİDA YOK

Dünyanın en büyük ‘Leonardo Da Vinci Makineleri Koleksiyonu’nun en önemli özelliği; sergide yer alan replikaların orijinal tasarımlara bağlı kalarak ahşap ve metalden yapılmış olması. Sanayi tipi hiçbir birleştirici unsurun kullanılmadığı replikalarda tek bir vida kullanılmadı. Da Vinci’nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak hayata geçirilmiş olan bu çalışmaların bazıları orijinal boyutlarında olup, kalan çalışmaların ise ebatları 60 cm ile 5 metre arasında değişen replikalardan oluşmakta. 

DA VINCI’NİN HALİÇ KÖPRÜSÜ REPLİKASI BU SERGİDE

‘Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul’da’ sergisinin en önemli ve 7 metre boyutuyla en büyük parçası; Da Vinci’nin Sultan II. Beyazıt döneminde inşa etmek istediği Haliç Köprüsü’nün replikası. 1502′de dünyanın en büyük, en güzel köprüsünü inşa etmek isteyen Da Vinci, Sultan II. Beyazıt’a bu talebiyle ilgili bir mektup göndermiş ancak köprü inşa edilememiştir. 2001′de, Norveç’te üstgeçit olarak inşa edilen köprü, küresel ısınmaya dikkat çekmek amaçlı buz maketleriyle de dünyanın çeşitli yerlerinde sergilenmektedir.

ÇOCUKLAR, DA VINCI’Yİ KEŞFEDECEK

Sergi, sanat ve tarihi keşfetme misyonu ile çocuklarla ve okullarla paylaşma konusunda yararlı bir öğretim yardımı görevi yürütecek. Koleksiyonda yer alan birkaç eseri ve makineyi çocuklar kendi başlarına inceleyebilecek.

30 ORİJİNAL BELGE BU SERGİDE

Sergi; Michelangelo, Albrecht Dürer, Giorgio Vasari, Donatello, Verrocchio, Giambologna, Raphael, Francesco Guardi ve Canaletto gibi Rönesans’ın diğer önemli sanatçıları ile Da Vinci’nin çağdaşlarının Da Vinci eserlerinden ilham alarak sunduğu örneklere ve orijinal belgelere de ışık tutuyor.




Kaynak: http://www.uniqistanbul.com
              (Görseller bana aittir.)














HAPPENING NEDİR?



Happening, senaryo dâhilinde olmayan ve doğaçlama yoluyla yapılan bir çeşit sanatsal etkinliktir. Hayatımıza ilk kez 1959’da, Allan Kaprow’un New York Reuben Galerisi’ndeki “6 Bölümde 18 Olay” adlı gösterisiyle girmiştir. Bunun yanı sıra Claes Oldenburg’un “Dükkân”, “Oto-bedenler” ve “Yıkamalar”; Robert Rauschenberg’ün “Harita Odası II”; Robert Whitman’ın “Amerikan Ayı”; Kaprow’un “Çağrı” isimli eserleri de önemli ‘happening’ler arasındadır.




‘Happening’ ilk olarak seyircilerin ve sanatçıların sanatı deneyimlemek için ipuçlarını takip ettiği kısa senaryolu etkinlikler şeklinde başlamıştır. Alan Kaprow’a göre happening, katılanların sadece oynama uğruna dâhil oldukları bir oyun, bir macera ya da bir dizi etkinliktir. Bu sanatsal etkinlik türünde sanatçılar bir şeyler okuyor, pandomim yapıyor, resim çiziyor, çeşitli enstrümanlar çalıyorlar. Seyirciler ise bu esnada sahneler arasında dolaşıyor ve happening denen olaya katılmış oluyorlar. İzleyicinin aktif katılımıyla gerçekleştirildiği için oyunun ne yönde gelişeceği önceden belirlenemiyor. Bu sayede bir nevi spontane denilen davranış biçimleri sergilenmiş oluyor.




Happeninglerin dünyanın birçok bölgesinde çok hızlı bir biçimde yayılmasının nedeni, bu türün kendine özgü bir doğallığının olmasıdır. ‘Happening’ler sanatçı ve izleyiciler arasındaki duvarı yıkmakta başarılı olmuştur.



“Sanat toplumdan ayrılışının dosdoğru bir sonucu olarak son iki yüzyılda resim mağazası ve müzenin ortaya çıkması ile dünyadan kopuk ve çoğunluğun bildiği varoluşa dair sadece dolaylı göndermeler yapabilen bir hayal dünyası anlamına gelmeye başladı. Galeri ve Müzeler “Şşş, Sakın Dokunma!” atmosferi ile bu düşünceyi billurlaştırıyorlar.”

Alan Kaprow





Kaynak: http://sanatkaravani.com

1 Ağustos 2017 Salı

José Sancho ve Erotik Doğa'sı

Son zamanlarda gittiğim ve beni en çok etkileyen sergilerden biriydi José Sancho'nun Erotik Doğası.. Çalışmalar ve konsept o kadar uyumlu, o kadar güzel düşünülmüş ve kotarılmış ki, kendinizi ortamın parçası ve oraya ait hissediyorsunuz. Kullanılan materyaller olsun, kullanılış biçimi olsun Sancho'nun farkını ortaya koymuş.. Ben sergiden yakaladığım birkaç kareyi sizlerle paylaştım.. Siz de hala bu muhteşem sergiyi görmediyseniz birazcık daha zamanınız var.. :) 25 Mayıs'ta açılan sergi için son gün "6 Ağustos 2017". Kaçırmamak için acele edin.. :)

Bu kusursuz Erotik Doğa'nın yaratıcısı hakkında benim tek bildiğim Kosta Rika’nın en önemli heykeltıraşlarından biri olduğuydu.. Eserlerinden övgüyle bahsettiğim José Sancho kimmiş birazcıkta ondan bahsedelim...


"José Sancho Benito"

İlk Yılları

José Sancho Benito 18 Nisan 1935’te, Kosta Rika’nın Puntaneras bölgesinde dünyaya geldi. Ailesi başkent San José’ye göçtü ve Sancho 1952 yılında buradaki Kosta Rika Lisesi’ni bitirdi. Daha sonra Kosta Rika Üniversitesi İktisadi Bilimler Okulu’nda eğitim görmeye başladı ve 1958 yılında iktisat bölümünden birincilikle mezun oldu.

1962 yılında Guatemala City’ye taşındı ve Orta Amerika Ekonomik Birleşme Daimi Sekreterliği’nin (SIECA) merkez bürosunda ekonomist olarak çalışmaya başladı. Üç yıl sonra Istituto per la Ricostruzione Italiana’dan bir burs kazandı ve Roma’da, sanayi ekonomisi alanında yüksek lisans derecesi aldı. 1968 yılında Washington’da Amerika Kıtası Kalkınma Bankası’na (BID) katıldı. 1971’de Kosta Rika’ya dönüşünün ardından önce Maliye Bakanlığı’nda, daha sonra ise Orta Amerika Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde (ICAP) görev yaptı.




Resme ve Hurda Metal Asamblajlarına İlk Yaklaşımlar

Sancho amatör bir ressam olarak 1973 yılında, sanatçı Miguel Ortuño ile birlikte, La Nación gazetesinin San José şehir merkezindeki salonunda bir resim sergisi açtı. Bir yıl sonra, Pablo Picasso’nun Boğa Başı eserinden ilhamla, hurda metal parçaları kullanarak ilk heykeli Akrep’i yaptı. Resimleri hakkında fikrini almak üzere evine davet ettiği sanatçı Rafa Fernández’in tavsiyeleri sayesinde esas yeteneğinin heykel olduğunu keşfetti ve 1974 yılında, San José’deki Ulusal Tiyatro’nun bahçesinde, hurda metal parçalarından ürettiği heykelleriyle ilk sergisini gerçekleştirdi. Bir yıl sonra, ilk anıtsal eserini üretmek üzere Chacarita’ya, memleketi olan Puntaneras bölgesine davet edildi (bu eser hâlâ kayıptır). Ayrıca eserlerini Kosta Rika Ulusal Müzesi’nin bahçesinde sergiledi.

1976 yılında Limón’da ikinci anıtsal eseri olan ve günümüze ulaşmayan Pelikan Sürüsü’nü tamamladı. Kosta Rika Merkez Bankası bahçesinde eserlerini sergileyen Sancho’nun kamuoyu tarafından bir sanatçı olarak ilk kez tanınması, La Nación gazetesinin verdiği “Ancora de Oro” ödülü sayesinde gerçekleşti. Sancho ertesi yıl, hurda metallerden oluşan heykellerini bu defa da Cartago şehrindeki Kosta Rika Teknoloji Enstitüsü bahçesinde görücüye çıkardı. Bu dönemde sanatçı, Constantin Brancusi’nin anıtsal eserlerini incelemek için Tirgu-jiu’ya (Romanya) ilk seyahatini yaptı, mermer ve granite doğrudan oyma tekniklerini öğrenmek için Carrara’ya (İtalya) gitti.

Modelleme, Kalıba Dökme, Ahşap ve Taş Oymacılığı

Sancho 1978 yılında, sanatçı Olger Villegas’ın atölyesinde kil modelleme ve kalıplama teknikleri çalıştı. Mario Aguirre’nin Meksika’daki atölyesinde ilk bronz heykelleri Kuş ve Sinekkuşu’nu yarattı. Bunun yanında, Rodrigo Carazo Odio yönetimi süresince (1978-1982) Adalet Bakanlığı’nda danışman olarak görev yaptı. 1978’de, Kosta Rika Kültür Bakanlığı’nın her yıl düzenlediği Plastik Sanatlar Sergisi’nde altın madalya ile ödüllendirildi. 1980 yılında, yine Kosta Rika Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği Heykel Sergisi’nde mansiyon ödülüne layık görüldü ve ahşap ile taş oymalarından oluşan ilk heykel sergisini Kosta Rika Ulusal Müzesi sergi salonunda gerçekleştirdi.

1982 Sancho için önemli bir yıldı çünkü ekonomi alanındaki kariyerine son verip kendini tamamen heykele adamaya karar vermişti. Bir yıl sonra Merkez Bankası Müzesi ile Kosta Rika Sanat Müzesi’nde kokobolo ve guayakan gibi ahşap malzemeler yanında mermer ve granite oyulmuş heykellerini sergiledi. Sanatçı 1983 yılında Kosta Rika Sanat Müzesi ve Arjantin Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin ortaklaşa düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü aldı ve aynı yıl heykeltıraş Libero Badii ve üstat Pugia’nın atölyelerini ziyaret etmek üzere Arjantin’e gitti. Arjantinli sanat eleştirmeni ve şair Rafael Squirru 1984 yılında yayımladığı 49 Amerikalı Sanatçı başlıklı kitabında Sancho’nun eserlerine dair bir tanıtım yazısına yer verdi. Sanatçı ertesi yıl Merkez Bankası Müzesi’nde bir sergi gerçekleştirdi ve Guiseppe Belfiore’nin atölyesinde bronz heykeller dökmek için Pietrasanta’ya (İtalya) gitti. 1985 yılında Kosta Rika Kültür Bakanlığı tarafından verilen Ulusal Ödül’e layık görüldü.

Uluslararası Görünürlüğünün Başlangıcı

Sancho 1987 yılında eserlerini Merkez Bankası Müzesi’nde izleyenlere sundu ve belediye binasının bahçesinde sergilenecek bir heykel yapmak üzere İsrail hükümeti tarafından davet edildi. İki yıl sonra, Paris’teki Maison de l’Amérique Latine’de gerçekleşen bir grup sergisine katıldı ve Ulusal Tiyatro’nun Enrique Enchandi Galerisi’nde eserlerini sergiledi. 1990 yılında, anıtsal ahşap eseri Büyük Balık Sürüsü ile Washington D.C.’deki Amerika Kıtası Sanat Müzesi’nde düzenlenen bir heykel sergisinde yer aldı. 1991’de, Kırgızistan Cumhuriyeti’nin başkenti Bişkek’te bulunan heykel bahçesi için taş üzerine bir çalışma yapmak üzere Sovyetler Birliği Sanatçılar Sendikası tarafından davet edildi. Ertesi yıl, Carrara’da (İtalya) Nicoli Atölyesi’nde mermer ve granit oymacılığına başladı.

Sanatçı 1993 yılında Kosta Rika Sanat Müzesi merkezinde 62 eserden oluşan Hayvansı Koleksiyon başlıklı sergisini açtı. Ertesi yıl, Kosta Rika’nın Escazú şehrinde bulunan ve aynı zamanda evi olan atölyesinde bir heykel bahçesi kurmaya başladı.

1995’te San José’deki Capris binasında “torso”lardan oluşan bir koleksiyon sergiledi ve West Palm Beach, Brüksel ve Ontario’da düzenlenen bazı sergilerde yer aldı.

Sancho 1996 yılında Kaçış Timsali adını taşıyan granit bir heykel yaptı ve bu eser San José şehrindeki “Plaza de la Libertad Electoral”a (Liberal Seçim Meydanı) yerleştirildi. Sanatçı ertesi yıl Kosta Rika Bira Fabrikası tarafından düzenlenen yarışmada büyük ödüle layık görüldü.

2001 yılında Ulusal Tiyatro Enrique Enchandi Galerisi’nde bir heykel sergisi açtı ve Kosta Rikalı sanatçılarla beraber Almanya’nın Lahr kentinde düzenlenen karma bir sergiye katıldı. Santo Domingo de Heredia’daki INBioparque bahçesinde, sanatçının bağışladığı bir koleksiyon sergilendi. Bu onun hayvansılık temasını yansıtan antolojik bir koleksiyondu ve sanatçı aynı yılın Mayıs ve Ekim ayları arasında Büyük Balık Sürüsü başlıklı mermer eserini Chicago, Illinois’deki ABD Donanma Limanı’nda sergiledi.

Yeni Binyılın Başlangıcı ve Anıtsal Eser

2003 yılında sanatçı Saret Metalmecánica S.A. tesislerinde birleştirilen, kaynak yapılmış ve sırlanmış demirlerden meydana gelen, devasa boyutlarda, kamusal alanlarda sergilenen soyut bitki figürleri üretmeye başladı. Ağaçsı I adını taşıyan eser Pocora, Limón’daki EARTH kampüsüne yerleştirildi. Ertesi yıl Ağaçsı II ve Kaçış Ruhu başlıklı heykeller Merkez Bankası’nın bahçesine, Ağaçsı III adlı eser ise Kosta Rika Sanat Müzesi bahçesine yerleştirildi.

Sancho 2006 yılında Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio, Atlantic ve Batı kampüslerini dolaşan gezici bir sergi düzenledi. Bir yıl sonra Ulusal Tiyatro Enrique Enchandi Galerisi’nde ve Klaus Steinmetz Çağdaş Sanat Galerisi’nde sergiler açtı. 2008 yılında Hayvanlar ve Bitki Örtüsü başlığını taşıyan koleksiyon Merkez Bankası Müzesi ve Ulusal Müze’de, bir yıl sonra ise Alternative Gallery’de sergilendi. 2008 yılında sanat eleştirmeni Gerard Xuriguera, Regard sur la sculpturecontemporaine (Çağdaş Heykele Bakış) başlıklı kitabına Sancho’nun Köprü Gövde adlı eserinin bir fotoğrafını dâhil etti. 2009 yılında ise Ağaçsı Sütun adlı anıtsal eser San José’deki Barış Parkı’na dikildi. 2011 yılında Merkez Bankası Müzesi tarafından “Plaza de la Cultura”da Biçim ve Öz başlıklı bir sergi ile ertesi yıl Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio kampüsünde José Sancho’nun Gövdeleri başlıklı sergiler düzenlendi. 20 Ağustos 2014’te Kosta Rika Üniversitesi sanatçının bağışladığı, hayvansı temalar taşıyan granit, demir ve mermer dokuz esere ev sahipliği yapan Heykel Gezinti Alanı’nı açtı.

José Sancho Vakfı ve Heykel Gezinti Alanı

2010 yılında üç çocuğunun girişimiyle, sanatçının kurduğu José Sancho Vakfı faaliyete geçti. Vakfın amacı Sancho’nun sanatsal mirasını koruyup yaymak ve çeşitli burslar aracılığıyla heykel sanatı öğrenen gençleri desteklemekti. 2011 yılında Merkez Bankası Müzesi Plaza de la Cultura’da, Sancho’nun heykel sanatında kat ettiği yolu ziyaretçilerle paylaşan Biçim ve Öz başlıklı bir sergi gerçekleştirildi. Ertesi yıl Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio kampüsünde José Sancho’nun Torsoları başlıklı bir sergi düzenlendi. Vakıf 2013 yılında, devraldığı mirası oluşturan eserlerin bir kataloğu olarak Daimi Koleksiyon başlıklı bir kitap yayımladı. 20 Ağustos 2014’te Kosta Rika Üniversitesi, sanatçının bağışladığı, hayvansı temalar taşıyan granit, demir ve mermer dokuz esere ev sahipliği yapan Heykel Gezinti Alanı’nı açtı. 2015’te ise heykel sanatı alanında bir burs programı başlattı.


















Kaynak : blog.peramuzesi.org.tr
Fotoğraflar : Zeynep Tuba Çakır

21 Ocak 2017 Cumartesi

Yunan Mitolojisinden Bir Hikaye "HERO VE LEANDROS"


Antik çağda "Hellaspontos"un Avrupa kıyısında ( Çanakkale Boğazı ), Sestos kentinin surları arasında Tanrıça Aphrodite için yapılmış büyük bir tapınak bulunmaktaydı. Bu tapınakta ibadet eden rahibe Hero'nun güzelliği ile dillere destan olmuştu. Öyleki Rahibe Hero'yu görenler onu Aphrodite'nin kendisi zannederlerdi. Bu genç rahibenin güzelliği kadar alçak gönüllü olmasından dolayı Tanrıça Aphrodite bu kızı kıskanmak bir yana onu çok severdi. 

Sestos'ta her sene ilk baharın gelişi ile birlikte şenlikler düzenlenir çevre illerden insanlar buraya gelir Aphrodite tapınağını ziyaret ederlerdi. Böyle bir şenlik gününde Leandros adında yakışıklı bir genç Aphrodite Tapınağındaki ayine katılmıştı. Abydos'lu olan Leandros getirdiği hediyeleri sunmak üzere mihraba yaklaştığında güzel rahibe Hero'yu görünce aklı başından gitti adeta, daha ilk bakışta ona aşık olmuştu. Ayin boyunca gözlerini güzel rahibeden ayıramamıştı. Sanki karşısındaki Aphrodite'in ta kendisiydi. Leandros gün batıncaya kadar mabedinin bir köşesinde bekledi. Ziyaretçiler bir bir mabedi terk edince yavaşça mabetde tek başına kalan Hero'ya yaklaştı. Rahibe genç delikanlıyı görünce ürkerek geri kaçtı. Ama Leandros onu durdurdu. Ve oracıkta mihrabın önünde Hero'ya duyduğu aşkı dile getirdi. O günden sonra Leandros Hero'nun tüm itirazlarına rağmen her gün mabede gelip genç rahibeye duyduğu aşkı anlattı. Hero defalarca ona bir rahibe olduğunu ve böyle bir aşka karşılık veremeyeceğini söylediyse de Leandros pes etmedi. Duyduğu sevgi öylesine büyüktü ki bir gün mutlaka hak ettiği karşılığı alacağına inanıyordu. Ve tüm çabaları ısrarları sonunda arzusuna kavuştu. Hero da onu seviyordu ancak aralarında büyük bir engel vardı. Hero deniz sahilinde ıssız bir kalede yaşlı bir kölenin kontrolü altında yaşıyordu, üstelikle Leandros'un yaşadığı şehirle aralarında denizde vardı. Ama Leandros aşkı uğruna herşeyi yapmaya hazırdı..buna gece karanlığında yüzerek denizi geçmekte dahildi.

O akşam yaşadığı şehre geri döndüğünde sahile inerek denizi seyretti, gözleri ile karşı kıyıdaki kaleyi arıyordu. Bu sırada rüzgar şiddetini artırmış, bulutlar ayı ve yıldızları kapatarak ortalığı karanlığa boğmuştu.Issız kalede köle ile birlikte oturan Hero endişe ile dışarıyı izliyordu. Bir ara yaşlı kadına dönüp;"Bu korkunç gecede kim bilir kaç balıkçı yolunu bulup evine dönemeyerek kendisini bekleyen karısının çocuklarının boynunu bükük bırakacak" dedi "Bence karanlıkta yolunu kaybeden denizcilere yol göstermek, onları felaketten kurtarmak için kalenin üstüne bir meşale yakarsak Aphrodite'yi de sevindirmiş oluruz". Bu sözlerle yumuşayan yaşlı kadın yerinden kalkıp bir meşale yaktı ve kalenin tepesine kolayca görülebileceği bir yere koydu. Esen rüzgar onu canlandırdı alevi daha da yükseldi ve etrafı aydınlattı. Hero heyecanla dışarıyı seyrederken duyduğu bir sesle kalbi küt küt atmaya başladı. Denize doru baktığında dalgalarla boğuşan birini gördü bu Leandros'tan başkası olamazdı..onu yaşlı köle de görmüştü. Aşağı inip delikanlıya kıyıya çıkabilmesi için yardımcı oldu ve onu rahibenin odasına götürdü. Leandros yorgunluktan bitkin ama sevdiğini tekrar görmekten mutlu bir halde genç rahibeye sarıldı. Yaşlı köle buna çok şaşırmıştı ancak onlara engel olmadı. O günden sonra Leandros her gece Hellespostosu yüzerek geçiyor sevdiğine ulaşıyordu. Günler haftalar aylar geçti ve güzel yaz günleri geride kaldı ve kışa yaklaştılar. Deniz eskisi gibi sakin ve sıcak değil, dalgalı ve soğuktu. Hero her gece yüzerek boğazı geçen Leandros için endişelenmeye başlamıştı bu yüzden ona bir süre birbirlerini görmemeleri gerektiğini söyledi. Bahar gelinceye kadar ayrı kalmaları gerekiyordu. Kışın boğazı yüzerek geçmek çok tehlikeliydi. Leandros her ne kadar istemese de sevdiğinin bu isteğine boyun eğdi. Ve bahara kadar gelmeyeceğine dair ona söz verdi. Ama bu ayrılığa sadece bir kaç gün dayanabildiler. Leandros Hero'nun yolladığı özlem dolu mektubu okuyunca daha fazla dayanamayarak hiç düşünmeden kendini azgın dalgaların kucağına attı ve bir an evvel sevdiğine kavuşabilme arzusu ile dalgalarla boğuşmaya başladı. Fırtına arttıkça artıyor dalgalar daha da aşılmaz bir hal alıyordu. Hero'nun yaktığı meşale şiddetli rüzgarlardan sönerek ortalığı karanlığa gömdü. Heyecan içinde Leandros'un yolunu gözleyen Hero, yaşlı köle uyuduktan sonra gizlice sahile indi ancak orada dalgaların kıyıya attığı sevdiğinin ölüsü ile karşılaştı. Bu acıya dayanamayan Hero sevgilisine sarılarak kendini öldürdü. Kasabalılar bu haberi duyunca yas elbiselerine bürünüp kaleye geldiler ve iki sevgilinin cenaze törenine katıldılar.Onları deniz kıyısında aynı mezara gömdüler ve onların anısına boğazın azgın sularına güzel kokulu çiçekler attılar.



Kaynak:www.frmtr.com

Aşk Tanrısı'nın Hikayesi... "EROS VE PSYCHE"



Yunan mitolojisinde benim en sevdiğim hikayelerden biridir Eros ve Psyche'nin aşkı. Kadın kıskançlığı mitolojiye bile konu olmuş dedirtecek türden bir hikayedir. Ancak aşkın karşısında kıskançlık duramamış ve Eros okunu bukez kendi kalbine saplamış...:)


Yunan mitolojisinde aşk, arzu tanrısı olan Eros ( Roma mitolojisinde Cupid) aynı zamanda güzellik tanrıçası Afrodit'in de oğludur. Eros insanların gönlünde yaktığı aşk ateşiyle ünlüyken, sırtında taşıdığı okları insanların kalbine fırlatarak çiftleri birbirine aşık etmektedir. Eros'un attığı sivri uçlu ve parlak altından yapılmış oklar çiftleri birbirine aşık ederken, küt uçlu ve kurşundna yapılmış oklar ise kişilerde nefret hissi uyandırmaktadır. Özünde, sırtında bir çift kanadıyla ve sevda oklarıyla uçan Eros aşkın temsili tanrısıyken kendisi de bir güzele aşık olmuştur. Ölümlü bir kız olan Psyche (Psykhe), Türkçe'de ruh anlamına gelirken, üç kızkardeşten güzelliğiyle dillere destan olanıdır (Afrodit'e benzetirler).


Afrodit birgün Eros'tan Psyche'yi en çirkin adama aşık etmesi için ok fırlatmasını istemiş (kadın kıskançlığı mitolojide fazlasıyla vardır) ve Eros'ta annesini dinleyip yola koyulmuştur. Psycke fazla gururlu, kimseye aşık olmamakla övünürken Eros onu dünyanın en çirkin erkeğine aşık etmek için harekete geçmiştir. Fakat Eros Psyche'yi görür görmez aşık olmuş ve onu uyuyan,sessiz bir ormanın ortasındaki saraya kaçırmıştır. 


Eros gece karanlıkta kimsenin kendisini göremeyeceği zamanlar saraya girip sevdiği kızla buluşuyordu. Kız Eros'un yüzünü merak ederken Eros ona sarayda mum ya da ışık yakılmasını yasaklamıştı. Eros, "Beni görmeden körü körüne sev, beni öğrenmeye çalışma, olduğum gibi sev" diye Psyche'yi tembihlerken kız bunu kabul etmiş ve onu karanlıkta olduğu gibi sevmeye başlamıştır. Fakat Psyche'yi ziyarete gelen kızkardeşleri ona "çirkin ve vahşi görünüşlü olmasa kendini sana gösterir, seni bu sarayda tutmaz" demişlerdir. Aynı zamanda kardeşleri; vazonun altına bir ateş gizleyip, Eros uyuyunca ateşi vazonun altından çıkarıp Eros'un yüzünü görmesi için akıl vermişlerdir. Aynı gece Eros sevgilisini ziyarete gelmiş ve uyurken Psyche ışığı gizlediği yerden çıkarmıştır. Gördüğü manzara ise dünyada hiçbir erkekle kıyaslanmayacak kadar fevkalade bir güzellik, yakışıklılık olmuştur. 


Psyche sevgilisini öpmek için eğildiğinde lambadan bir ateş parçası Eros'un omzuna damlamış ve uyanmıştır. Işığı görür görmez kaçan Eros o günden sonra ortadan kaybolmuştur. Psyche tüm dünyayı dolaşarak Eros'u aramış, bulamayınca da son çare Afrodit'in kapısına gitmiştir. Afrodit ise onu bir köle olarak çalıştırmaya başlamış, Psyche'de Eros'un geri döneceği umuduyla bu işi acıyla kabul etmiştir. Eros'un omzu iyileşince sevdiğinin kaderi değiştirmek için Olimpos'a tanrıların tanrısı Zeus'a gitmiştir. Psyche'yi oradan kurtarıp eşi olması için Zeus'a yalvarmış ve Zeus habercisi olan Hermes'e Psyche'nin getirilmesini emir vermiştir. Psyche tanrıların katına getirilince Eros'a kavuşmuş ve evlenerek mutlu bir hayat sürmeye başlamışlardır.






Kaynak: hulyaalagoz.blogspot.com

20 Ocak 2017 Cuma

BÜYÜK ÜSTAD "JOHN BERGER"

Kısa bir süre önce kaybettiğimiz, sanatı, devrimi, görmeyi ondan öğrendiğimiz John Berger'in sanat yaşamı nasıl başlamış paylaşmak istiyorum. Birgün önce kitabını bitirip, yazdıkları üzerine uzun uzun muhabbet ettiğimiz büyük üstadın ertesi sabah hayatını kaybettiğini öğrendiğimde bu yazıyı eklemeye karar vermiştim. 

John BERGER Anısı'na...



John Berger, 5 Kasım 1926'da Londra'da doğdu. Orta sınıf bir ailenin çocuğuydu. Annesi işçi sınıfından, babası, Stanley Berger ise, I. Dünya Savaşı sırasında askeri birlikte görevliydi. John da 1944 ve 1946 yılları arasında İngiliz ordusunda görev yaptı. Ancak askeri hayata daha fazla dayanamayan Berger, subay olmayı reddettiği ve üstlerine karşı geldiği gerekçesiyle Kuzey İrlanda'ya sürüldü. Burada kaldığı bir yıl için,''Askere alınmış eğitimsiz ve genç insanların arasındaydım. Bu, işçi sınıfından çağdaşlarımla ilk kez gerçekten tanışmamdı. Onlar için ailelerine ve sevgililerine mektuplar yazardım. Bu ilk kez toplum için yazmaya başladığım dönem olarak görülebilir. Gerçi çok kötü bir yıldı ama şimdi geriye baktığımda beni şekillendiren çok önemli bir deneyim olduğunu görüyorum.''diyecektir.

Askeriyedeki görevinden ayrıldıktan sonra, burs kazanarak Chelsea Sanat Akademisi'ne kaydoldu. Kariyerine ressam olarak başlayan Berger, 1940'lı yılların sonlarına doğru Londra'da bir çok sergiye katıldı. Çalışmaları, Londra'nın Wildenstein, Redfern ve Leicester galerilerinde sergilendi.

1948 ve 1955 yılları arasında resim dersleri veren Berger, sanat eleştirmenliği de yapmaya başladı. Bir çok makalesi, haftalık yayınlanan ve sol görüşlü politik bir dergi olan New Statesman'de yayımlandı. Modern sanat dünyasında, marxist hümanist pencereden bakan duruşu, onu kariyerinin başında tartışmalara yol açan, kışkırtıcı ve dikkatleri üzerinde toplayan birisi haline getirdi. 1958'de ilk romanı ''Zamanımızın Bir Ressamı'' (A Painter of our Time), sol çevreleri bile kızdıran gerçekçiliği yüzünden, basıldıktan iki hafta sonra toplatıdı. Her türlü çevrede kendini yalnız hisseden ve bir türlü doğrı dürüst anlaşılamayan yazar, hayal kırıklığına uğradı ve bir daha kitap yazamayacağını sanıyordu. Fakat 1972'de BBC'de televizyon serisi olarak yayınlanan ''Görme Biçimler'' (Ways of Seeing)nin başarısını post-modernist yazının önemli örneği olan ''G'' adlı deneysel romanı izledi. Sanat eleştirisine bambaşka bir boyut kazandıran ''Görme Biçimleri'', çıkış noktasını çağımızın totemi televizyondan alarak, sanatın kurumsallaştırılmasının yüzüne bir tokat gibi çarpar ve sanatın nasıl okunması gerektiğini irdeler. Sanatın, insanlığın kader kartları olduğunu hatırlatır.

''Geçmiş, hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla, olduğu gibi tanınmayı beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdi'yle onun geçmişi arasında ilişki kurar. Demek ki şimdi'den korkmak eskiyi bulandırmaya yol açıyor. Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden birşeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur.'' Görme Biçimleri'nden...


1972 yılında ''G'' adlı romanıyla da Booker Ödülü'nü kazanan usta yazar, ödül konuşmasında, Booker McConnell'ı, Batı Hint adalarında ticari sömürgecilikle suçladı ve ödülün yarısı Black Panther'lere bağışladığını açıkladı. Bu olaydan sonra Britanya'nın en radikal kişileri arasına giren Berger, Britanya'yı terkederek Fransa'ya taşındı (1962).

Yazılarında sosyolojik özellikler ağır basan yazarın diğer önemli eserleri arasında, ''Şanslı Adam'' (A Fortunate Man) (1962), ''Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa'' (And Our Face, My Heart, Brief as Photos) (1984) sayılabilir. Gezi günlükleriyle anılardan oluşan bu eserler, felsefeyle fotojurnalizmi etkileyici bir biçimde buluşturur.

Bir diğer önemli kitabı ''Yedinci Adam'' (A Seventh Man)(1975), düzyazıyı, şiiri ve fotoğrafı birleştiren uslubuyla Avrupa'daki Türk göçmenl işçilerinin durumunu konu alır. Berger bu kitabı için fotoğrafçı Jean Mohr ile çalıştı. Göçmen işçilerin içindeki parçalanmışlığı yansıtan bu eser şiirsel yazınla politikanın gergin bir çatışması, kopup yeniden buluşmasıdır. Berger, ''Yedinci Adam'' için şöyle diyor: ''Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekonu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri ''Yedinci Adam''ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.''

Berger, bazı modern sanatçılar hakkında incelemeler de kaleme aldı. Bunlardan en çok tanınanı, Pablo Picasso hakkında yazdığı 1965 tarihli ''Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı'' oldu. Yazıldığı dönemde, birçok sanat eleştirmeni tarafından doktrinerlik ve saygısızlıkla suçlansa da çağımızda Picasso hakkında yazılmış en iyi kitaplardan biri olarak kabul edilmiştir. Berger, Picasso’dan başka Francisco Goya hakkında, ressamın sanatını konu alan bir kitap ve Rus heykeltraş Ernst Neizvestny hakkında ''Sanat ve Devrim'' başlıklı bir deneme yayımladı. 1970’lerde İsviçreli yönetmen Alain Tanner’le birlikte çeşitli film projelerinde yer aldı; ''Salamandre'', ''2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus'', Messidor gibi filmlerin senaryosunu yazdı.

Kıvrak zekalı usta yazar, modern sanat eleştirine bambaşka bir perspektif katarak çağının bir çok yazar ve sanatçısına ilham kaynağı oldu. Susan Sontag onun için şöyle diyor: ''John Berger’in kitaplarına hayranım. O sadece ilginç olanı değil, aynı zamanda önemli olanı yazıyor. Çağdaş İngiliz yazınında bence rakipsizdir. Lawrence’tan beri sezgi ve duygu dünyasına bilincin de gerekliliklerine cevap vererek bu kadar dikkat eden bir yazar çıkmamıştır. O belki Lawrence kadar iyi bir şair değil ama daha zeki, daha asil. Olağanüstü bir sanatçı ve düşünür.''

2 Ocak 2017 tarihinde Paris'de 90 yaşında yaşama veda etti.

Eserleri: 
* Zamanımızın Bir Ressamı ( A Painter of Our Time)
* Permanent Red 
* The Foot of Clive 
* Corker's Freedom 
* Şanslı Adam ( A Fortunate Man) 
* Sanat ve Devrim (Art and Revolution) 
* The Moment of Cubism and Other Essays 
* The Look of Things: Selected Essays and Articles 
* Görme Biçimleri ( Ways of Seeing) 
* Another Way of Telling 
* Yedinci Adam (A Seventh Man) 
* Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı (The Success and Failure of Picasso) 
* G. 
* About Looking 
* Onların Emeklerine (Into Their Labours ;Pig Earth, Once in Europa, Lilac and Flag. A Trilogy)
* Ve Yüzlerimiz,Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa (And Our Faces, My Heart, Brief as Photos)
* The White Bird (U.S. title: The Sense of Sight)
* Keeping a Rendezvous
* Pages of the Wound
* Fotokopiler (Photocopies)
* Düğüne (To the Wedding)
* Kral (King)
* The Shape of a Pocket
* Selected Essays (Geoff Dyer, ed.)
* I Send You This Cadmium Red (with John Christie)
* Titian: Nymph and Shepherd (with Katya Berger)
* Here is Where We Meet



Kaynak: Biyografi.info